24 Şubat 2015 Salı

Uzun Lafın Kısası


   Uzun lafın kısası...Hayat mı?Bizim için şarkılar gibi?Hatta benim için ,kelimelerin melodilerle kaynaşıp,içimizden ulu orta fırlatılması.''Hadi canım Volkan sende'' dediğinizi duyar gibiyim.Hatta belki bir çoğunuz 'HAYAT SANA GÜZEL BE VOLKAN' der gibisiniz.Tam öyle değildir de ,sizi mi kıracam yahu varsın bana güzel olsun.Sana da,size de güzel olsun ama.
   Çok zaman olmuş yazmayalı.Aslında çok zaman olmamış yahu.Ben,böyle yazmayınca,elim kalem tutmuyor değil.Sadece, böyle bir yazı da buluşmayalı çok zaman olmuştur.Ama her bir buluşmama,her bir  bekleyiş,yeni bir şeyler yazmak,çıkarmak,üretmek içindir.Bazen biz bile bilmeyiz ,hangi evrede ne çıkaracaz acaba diye..İşte öyle.Bugünler bitiyor,bugünler gibi günler geliyor,onlarda bitiyor falan felan..

   Sahi ,ne oldu da ben yine yazmalara koyuldum.Hep şarkıyla seslenmeyim demişimdir belki de.Yoksa bugünlerin bence özeti,Prensesle yatıp Prensesle kalkıyoruz.Belki daha fazla insanın 'Prenses' gibi bir şarkıya ihtiyacı vardır diye duyurmaya çalışıyoruz.Hem <a href="http://4.bp.blogspot.com/-_we-3iKwQws/VOvP4lY3f7I/AAAAAAAAAIU/ooUYhvKUXkI/s1600/k%C4%B1rac%CC%A7%2Bvolkan%2B4.JPG" imageanchor="1" ><img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-_we-3iKwQws/VOvP4lY3f7I/AAAAAAAAAIU/ooUYhvKUXkI/s320/k%C4%B1rac%CC%A7%2Bvolkan%2B4.JPG" /></a>bu düşünce doğru olacak diye bişey yok ki.Belki de yanlış düşünceler içinde gezip duruyoruzdur.Ama o bile bişeye işaret değil midir?Yanlış düşüncelere kapıla kapıla,yanlışa inana inana,bir gün doğruyu yakalarız.Bozuk saat bile günde 2 defa doğruyu gösteriyorsa,bu da bişeyi anlamak ya da anlatmak için bir kaynaktır...

   Evet yine gecenin bilmem kaçı.Nöbetteyim.Nerde mi? Hımm gecelerde nöbette.Düşünsenize geceleri herkes ama herkes uyusa,geceleri kim bekleyecek.Bunun bir sürü iyi tarafı var.Geceleri nöbette olmanın.Niye mi nöbetteyim?Aklımdan zorum mu var?Sağlıksal olarak sakıncalı mı?Gece gece sizi güldürmeyim yahu.Siz biliyo musunuz, büyüme hormonunun gece 23:00-03:00 arası çalıştığını?Düşününce, bizim neden büyümediğimizi,kimine göre yaşlanmadığımızı?:):)
  
   Neresinden devam edeyim ki?Öncelikle şunu belirteyim.Neden yazmak biliyomusunuz?Bazen merak edilenler olur,sıkça sorulanlar olur.İşte bu sefer ki belki de burdan esinlenilmiş bir yazı.Evet şimdi devam edeyim.'PRENSES' dedik.Bugünlerde her gün böyle bizim için.Eee kolay mı bir bebeği dünyaya getirip,sonra onu büyütmeye çalışmak.Bu yazıyı okuyup,bir bebeği dünyaya getirmişleriniz vardır ve iyi anlarlar.Onun her anında yanındasındır işte.3 albüm,2007 den bu yana albümlerle,kendi şarkılarımla yola çıkış.17 sıfır şarkı:=)17 çocuk desem çok mu abartmış sayarsınız beni?Her biri ,birine,bir aşka,bir isyana,bir kadına,bir hayale.Ve daha bekleyen yüzlercesi...Ama 'Prenses' dedik.Ne gariptir ki,Prenses özel birine yazılmış bir şarkı değil,hayale yazılmış.Aramızda şu an birine aşık,birini deliler gibi seven birileri vardır ve okuyodur bu yazıyı ve belki dinlerken o şarkıyı kendinden bişey buluyordur.Kim bilir belki birileri bu şarkı ile aşık olacak,bu şarkı ile dünya evine girecek ya da bu şarkıyla hüzünlenecek,ben de zamanında birini böyle sevmiştim diye.Ha sakın şöyle de anlaşılmasın.Yazdığım çizdiğim en güzel şarkı,en anlamlı şarkı 'Prenses' diyerekten yazmıyorum.Siz zaten bana bakmayın,ben yazarım,çizerim almak isteyen orda köşeciklerden alır almak istediğini...Hem ne diyor Nazım Hikmet 'En güzel deniz,henüz gidilmemiş olandır.En güzel günlerimiz,henüz yaşamadıklarımız.Ve sana söylemek istediğim en güzel söz^ henüz söylememiş olduğum sözdür^.İşte tam da öyle,ben daha en güzel aşkımı,en güzel sözümü,en güzel şarkımı yazmadım belli ki...
  Sonra dedik ki,madem bu kadar şarkı var ,o zaman hissiyatıma en yakın şarkıları bir arada tutalım dedik ve bu bir albüm oldu...'Prenses','Otuzbeşimdeyim','Son','Beşinci mevsim'...Adı üzerinde 'Otuzbeşimdeyim' kendime yazdığım bir şarkı,hikayeye gerek var mı?Neysek oyuz işte...'Son' gerçek bir hikaye..Gerçekten yaşadığım bir hikaye...Gidenin arkasından söylenmiş...Daha ne diyeydim ki 'Ben ,cümlelere anlamlar yüklüyorkeni,sen anlamsız kılıyordun.Ben sana adımlar atıyorken,sen benden kaçıyordun.Dedim olsun,varsın olsun böyle son bulsun...Yok yere ,boş yere,keşkeye gözyaşı olmasın diledim...Ahlara,vahlara kalmasın aşkımız diye yalvarırken...İşte öyle dostlar.Özeti de ,gerçeği de,sencesi de ,bencesi de...

 Sonra Gönül koyanlar.Yetemezsin bazen.Yetmez bazen.Zaten ikili diyalogta adı aşk olsun,adı arkadaşlık,dostluk olsun,yetemezsin.Yetmez.Yetse bile hangi birine yetsin ki.Herkesin beklentisi,sevgiyi kabul edişi,sevmesi,küsmesi,kini,nefreti farklı.Hangimizin aynı ki.İnsan işte,böyle kabul etmeli,yoksa işin içinden çıkılmaz.Ne benim cümlelerim,ne edebi zenginlik,ne kafiyelerin yakışması..Yetmez...

 Sonra son günlerde ,şiddet içerikli şeylerin gündeme gelmesi.Sosyal medya ağının çok geniş olmasından belki de.Ya da birileri ,bunlar gündeme gelsin,arada memleketi satıp,paydayı alma meselelerinde gündemi üstü kapalı geçiştirelim diye uğraşıyor.Amma da fesatsın Volkan diyo musun ?Yoksa senin de aklına geliyor mu?Birileri bu dünyadan göçüyor,sonra unutuluyor.Başka birileri göçüyor ,o gündem oluyor.Yoksa zamanında şöyle deniyordu ,biz idrak edemiyoruz,şimdi mi anlıyoruz. 
     
   ' Herkes bir gün 5 dakikalığına televizyona çıkacak ve ünlü olacak'

Öyle mi oluyor dersiniz?Ölüm haberiyle,dehşet haberiyle,yarışmadaki başarısıyla,çizdiği resimle,çektiği 7 saniyelin videosuyla,ettiği küfürle,giydiği kıyafetle,gösterdiği yeteneğiyle...

Özgecen Aslan,sade bir hayat yaşayan,genç bir kız.Hayalleri pembe,geleceğe umutla bakan pırıl pırıl bir genç.O yaşta kim hayata pembe,pırıl pırıl bakmıyor ki zaten.Bir vizdansız ya da birden fazla vicdansız 
,insanlık dışı bir harektle hepimizin yüreklerini dağladı.Ne acı,ne acı bir ölüm,neresinde bunun adalet,nerde bunun cezası...Kinimiz,öfkemiz büyüdükçe büyüyor.Sonra isimler değişiyor,eylem hep aynı.Ölüm...
Ve ısrarla yineliyorum.Bu Kadın-Erkek meselesi değil.Böyle bakmak olayı ayrıştırmak demek gibi geliyor bana.Bu bir insanlık ayıbı.O bir kadın olmasada öyle,olsa da öyle.8 mart dünya kadınlar günü geliyor.Özgecan ismi şu an taze,ve yine kadına şiddet mevzuları gündeme gelir...Peki ya Haziran-Temmuz-Ağustos ayında neden gündeme gelmez.Unutulur..Giden gittiğiyle,kalan yakınları acılarıyla kalır.Neleri unutturuyorlar bize a dostlar.İzmitteki 17 Ağustos depremini,Vandaki depremzedeleri,Somada hayatını kaybedenleri,Asansör faciasında kaybettiğimiz işçileri....Daha neleri neleri...İşin özeti,memleketimde ucuz olan İnsan hayatı...
   Sahnemizi bilenler bilir.Biz istiyor ki her sahnemizde,eğlenelim,arada duruşumuzu,mesajımızıda verelim..Nitekim her gittiğimiz sahnede veriyoruz anlayana,anlamak isteyene,kulak verene.Yukarıda saydığım,sayamadığım yüzlerce şeye.Sadece show için söylenmez bunlar.Belki birileri dikkat etmiştir.Bir şarkı yaparsın onlar dinler,bir şarkı yaparsın binler dinler.Bize binlerin dinlemesi işte tam da burda yarar.İçten,sağduyulu,vicdanının sesini dinleyen sen gibi,ben gibi,onlar gibi yüzlercesi.Çok mu döktüm,döküldüm dostlar.Durun toparlayım

  Tufan abinin selamı var.Adam gibi adam Kıraç.Benle düet yaptı ya da bana düetiyle destek verdi diye değil.Düşünceleri,bakış açısı,Atatürkçülüğü,Nazım hikmeti sevmesi,müziğe bakışı,hayatı algılayışı.Ha kimileri dediki Kıraç neden klipte yok?Şarkıyı ya da söyleyeni sevmese,Tufan abi ne bir projede yer alır,ne sesiyle renk katar.Sürekli ve yoğun çalışan bir adam ve asla neden klipte göremedik dememeli.Beni evvel zamanlardan beri tanıyanlar iyi bilir.Ben yıllarca Kıraç şarkıları söylerdim.Madem bu şarkı çıktı ,o zaman neden dinletmiyorum Tufan abiye deyip gittim kapısını çalmaya.Gerçek olan şudur çünkü.Samimiyetle sunduğun ya da paylaştığın herşey ,yolunu bulur...
  Hadi ben kaçtım.Selam olsun takip eden,etmeyen,seven sevmeyen,okuyan paylaşan herkese.Marco(minik yorkshire) artık sızlanıyor,hadi baba yatakta bekliyorum diye...Sağlıcakla

Volkan Koşar
24 Şubat 03:06


Devamını okuyun...>>

9 Mayıs 2014 Cuma

Herkes Aşk İster

         'Herkes sevilmek ister.Herkes aşık olmak ister.'
    İçinde aşk kokan şarkılarda arar.Bazen kitap okurken hikayedeki aşka dalar, aşk filmi izlerken,filmdeki aşk kokusuyla aşk sarhoşluğu yaşarsın üstelik içmeden.Gördüğün, okuduğun hikayeyi,yaşamak istediğin aşk diye tanımlarsın.
    Bazen, bir fısıltı duyar,kulağında bir rüzgar gibi aşkın  fısıltısını yaşarsın.
    Bazen ,inanmak istersin, yokluğunu yaşarken, umudunu yeşertecek bu duygunun varlığına
    Bazen ,aylarca,yıllarca aramakla geçer,bir gün onun seni bulacağına inanmak istersin
    Bazen, senin onu bulduğunu düşünürsün.Kader çizgisine bırakır,'doğru zaman' diye umutla avunursun.Doğru zamanın ne kadar yakın,ne kadar uzak olduğunu bilemezsin
   Bazen, aynada kendinle kaldığında,karşındaki sülietinle bakışır,gözlerinin 'aşk'a gülümsediğini görürsün
    Bazen ,en sıkkın,en mutsuz,en yorgun anında,içine bir şekilde doğan kıpırtıyla tüm anı rengarenk boyarsın.
    Bazen ,tüm cesaretini toplar,bulduğunu sandığın olasılığa binlerce anlam yüklersin
    Bazen ,aşka inanmazsın.O seni bulduğunda afallarsın.
    Bazen , gitmek istemediğin bir yola uzun diye hayıflanırken,öyle garip tesadüflere denk gelirsin ki,bitmesin diye zamanı durdurmak istersin.
    Bazen,aşka aşıksındır.Her tesadüfü aşkın bir parçası sayarsın,yok yere o tesadüflerin denk gelmediğine inanırsın.O küçük tesadüflerle,kelebekler uçuşturursun.
    Bazen,aşkı yakaladığına inanırsın,kendini aşka bırakırsın.
    Bazen ,alev alev yanan bir ateşin ta içinde olduğunu fark edemezsin.
    Bazen,aşka kayıtsız şartsız teslim olursun.Bazen de ,bozulan ezberine direnirsin.
   Bazen ,sınırları zorlarsın.Bazen,sınırları hiç düşünmeden aşarsın.Kırdığın zincirlerden kapılara sığmazsın.Bazen de kırıp döktüklerinin pişmanlığını yaşarsın.
    Bazen,işte tam zamanı dersin.
    Bazen ,bir isimle taçlandırırsın.Bazen ,isim bile koymadan ,sadece içinde derinliğini yaşarsın.
    Bazen,yıllardır dinlediğin şarkıda,her zaman önünden geçtiğin manzarada,bu sefer başka anlamlar yakalarsın.
    Bazen ,doğru tercihle güvenmeyi öğrenirsin.Bazen ,yanlış tercihle ,aşkın ızdarıbı çekersin.Bazen de,aşktan kör olmayı yeğlersin.
    Bazen ,küçük anlara büyük anlamlar yüklersin.Bazen, büyük anlarla yetinmezsin.
   Bazen , evvel zamanda denk geleni özler, ısrarla yine yine yeniden geri gelecek ümidiyle beklersin.
   Bazen , çok istediğin zaman bile gelmeyişine isyan edersin
   Bazen, ufacık bir detayın,aşkın tüm seyrinde nelere yol açacağını göremezsin.
    Bazen sürprizlerle doymazsın ,bazen sana sunulanı anlamazsın.
    Bazen , kimyanı değiştirir,bazen de bünyene alerji yapar.
    Bazen , kahramanın yanında olmasada tek başına yaşarsın.Yaşadığının güzelliğine şaşırır,bu lütufu sana sunan Yaradan'a binlerce kez şükredersin.
    Bazen,bütünün içinden bakamazsın.Bütünün dışına çıktığında,iş işten geçmiştir ve yaşadığının ne kadar özel olduğunu anlarsın,kaçırdıklarına yanarsın.
   Bazen, hergün binlerce aşk hikayesi yaşandığını görüp,seninde o binlercesinden biri olduğunu hatırlar, kendini o şanslılardan sayarsın.
   Bazen , aşkla ilgili hikayeler dinlersin.Bazen , kendi hikayeni yazarsın.
   Bazen , 'aşkın sesi' olduğunu yaşar,bazen de 'o ses' gelecek diye,hayata 'AŞK' ile bakarsın.
  
   Öyle ya ; ''Aşk Hiç Biter mi? ''
  
''                                                                                         ''
 Umudum sonsuzdur.Uğraşım bitmez hiç bir zaman...
       (My hope is eternal.My effort never ends)
''                                                                                         ''

Volkan Koşar

8 Mayıs 2014



   





















  
   


Devamını okuyun...>>

4 Nisan 2014 Cuma

"AŞK"

   Aşk,alkol gibidir.
Her içinde farklı etki bırakır.Her içen,her tadan farklı etkilenir.Kiminde karamsar,ağlak,melankolik...Kiminde özgür bir ruh uyanışı,her adımı anlamlı,her gecesi aydınlık...
Kavuş ya da kavuşama...Her zaman sarhoş olcam diye içmezsin ki.İçsen bile aynı niyetle,hep aynı sarhoş olmasın.Bazen sarhoş bile olmazsın...Kavuştuğunda da her gün aynı sevemezsin ki.Her gün yanmaz,kavrulamazsın ki.Belki bir gün bir öncekinden biraz fazla...Kavuşamadığında,hayalindeki resmi tamamlar,anlamlar yüklersin.Baktıkça o resme daha anlamlı gelir her seferinde.
    Anlamlar yüklersin cümlelerle Aşka.Onu tarfi eden cümleleri en manalı sıfatlarla süslersin kendince.İlla her yazanın,aşkla ilgili yazılmış milyonlarca şiirin içinde bulacaksın  diye bir kural yok ki.

   Mesela ,ben aşkı  binbir renge boyar,her rengin her tonundan başka anlam çıkarır öyle kabul ederim.Yalnızca pembe,sadece mavi ya da kırmızı kabul edenin ki aşk değil mi yani.

   Aşk,her dilde aşksa.aşk her renkte aşktır.Aşk,bazen süslü bir cümlede,bazen düz bir cümlededir.Sen ifade ederken düz bir cümleye öyle şeyler sığdırıyorsundur ki manalı...Ya da ben,öyle cümlelerle dizeler,kafiyelerle sevişmeler,ses uyumları ile yazıyorumdur.Düz değil diye aşk değil midir?
Belki aynı dili bilmeyen,yazdığın dili bilmediğinden,sen ifade edince manalı gelmiyordur.Sadece düz cümlelerle doymaya alışmıştır,aşka dair öyle cümleler duymuştur hep.
  Boşa mı diyorum,aşk alkol içmek gibidir.
Sende etkisi başka,bende tepkisi başka,onun içindeki bambaşkadır.

Volkan Koşar
4 nisan 2014
01:50








Devamını okuyun...>>

2 Nisan 2014 Çarşamba

Satışında Böylesi!



         Yazının adı ,'Satışında Böylesi' olunca,bir kaç yere çekilecek mana taşıdı.Muhtemelen ,daha yazının başında beklenilen,bir arkadaşın başka bir arkadaşa yaptığı ayıp ya da yamuk gibi anlaşılabilir.Ama bu hikayeyi ilk duyduğumda,mutlaka yazılmalı dedim.Hem gerçek,hem ibretlik hem de gerçekten güzel satış stratejisi örneği teşkil eder bir hikaye.Dünya devi şirketlerden birinde ,birebir satış pazarlama yapan bir arkadaşımın,işiyle alakalı yaşadığı ilginç hikayelerden birine tanık oldum ve başladım dinlemeye.

   Arkadaşım demo tanıtım yapmak amaçlı, randevuları önceden alınmış evlere ,tanıtacağı ürünü götürüyor ve öncelikle ürünün özelliklerini,ayrıcalıklarını anlatıp,tanıtıp,ardından da müşterinin ne kadar etkilendiğiyle alakalı satış işlemini gerçekleştiriyor.Ürün,hünerli,epeyce başarılı ve işlevi itibariyle pahalı bir ürün.Arkadaşım,İstanbul'un hemen hemen bütün muhitlerinde,bin bir yaşam şekline tanık olmuş,bölgeye göre daha gideceği evi görmeden,yapacağı satış ile ilgili aşağı yukarı bir fikre sahip  olabilen ve işiyle alakalı yılların birikimine sahip bir satış uzmanı.Ve bir gün, demo-satış evresi için Kartal da bir eve yol alır.Randevu usulü olduğu için,gideceği yerdeki kişi ,müsait olduğu zaman dilimini söyler ve o zaman diliminde alış-veriş amaçlı iletişim başlar.Kapıyı bir hanımefendi açar ve satış uzmanı tanıtacağı ürün ile beraber evin salonuna kurulur.Evde tanıtım işlemi başlarken,arkadaşım bir yandan ürünü anlatıp,ürünün becerilerinden bahseder,bir yandan da ürünü tanıttığı kişileri gözlemler.Ürün tanıtımını bir hanım efendi ve onun eşi dinler.2 saatlik yoğun bir tanıtımdan sonra,evin hanımı üründen etkilenir ve almak istediğini söyler.İş ,ürünün fiyat kısmına gelince,evin beyi ,ürünün pahalı olduğunu ve düşünmek istediklerini belirtir.İşinde çokça satış başarısına sahip arkadaşım,içinden ,gerçekten gerçekleşmesi gereken bir satışın,nasıl oluyor da böyle olumsuz-belirsiz bir sonuç doğurduğuna dair sorguları ile haneden ayrılır.Üzerinden ,2 ay gibi bir zaman dilimi geçtikten sonra,yine aynı bölgeye hatta geçen sefer gittiği sokağın iki sokak üstünde bir eve demo-tanıtım-satış amacıyla ,randevusuna dair bir eve gider.Kapıyı oldukça genç,güzel giyimli,hatta makyajla yapmacık güzellik taşıyan bir hanım efendi açar.Sevgili arkadaşım,her zaman ki gibi ürünü salona kurar ve genç bayana anlatmaya,ürünü tanıtmaya başlar.Bir saatlik bir tanıtım-iletişim evresinden sonra ,genç bayan ürüne bayıldığını ve almak istediğini söyler.Arkadaşım garip bir tereddüt hissiyatına kapılır.Ürünü, kredi kartına taksit ya da nakit ile teslim edebildiği ve ürünün de pahalı olduğunu düşününce,bu genç bayanın bu ürüne bu kadar kısa bir sürede aklının ve maddiyatının nasıl yeteceği kuşkusuna düşer.Genç bayan bir telefon konuşması yapar ve ''Aşkitom gelirken şu kadar miktar nakit para getirir misin?,öptüm aşkitom'' der ve telefonu kapatır.Telefon konuşmasının üstünden 1 saat bile geçmeden kapı çalar ve genç bayanın telefonda konuştuğu beyefendi belirir.Arkadaşım beyefendiyi gördüğünde,önce şaşırır sonra hiç tanımıyormuş gibi bozuntuya vermez.Beyefendinin şaşkın bakışları içinde,nakit parayı alıp,ürün teslimatını yapıp,evden ayrılır.Apartmandan çıktıktan sonra,hemen telefonuna sarılır.2 ay önce gittiği evdeki,ürünü pahalı bulup almayan beyefendinin,az önce içerideki beyefendiyle aynı kişi olması,arkadaşımın beyninde 'İyi bir satışçı fırsatları kaçırmaz' edasıyla bir ampul yakar.Daha önce gittiği eve,telefon referansıyla gittiği için,kahramanımız beyefendinin telefon numarasına da sahip olmanın rahatlığıyla,beyefendiye ulaşır.Telefonu açan kahramanımıza, ''Az önce sattığı ürünün satışını,beyefendinin karısına da gerçekleştirmek için ,hangi gün müsait olduklarını sorar'' ve beyefendi, içinde bulunduğu durum itibariyle kaçacak başka bir yön bulamadığı için ,müsait zaman dilimini seve seve söyler.:)Ve sonunda arkadaşım,bir beyefendinin sahip olduğu iki haneye,kurnazlığı ve iyi bir satışçı vasfıyla iki ürün satar.


   Hayat ne garip demi!Bu durumu anlatan ne özlü sözler var üstelik,boşa söylenmiş olmasa gerek


' Yalancının mumu yatsıya kadar yanar'

'Çekirge bir sıçrar,iki sıçrar,üçüncüde ele geçer'
'Sefasını süren,cefasını da kabul eder'

   Ve insanoğlu, bir o kadar çiğ süt emmiş olabiliyor.Yukarıdaki hikayede karısına pahalı bulduğu hediyeyi,sevgilisine bir çırpıda alan bir adamın,içine düştüğü durumu,aldığı bu naif dersin özetini okudunuz...Tabi iyi bir satışçının hakkını da vermek gerek:)Bazen zor  bir satışı kolay kılan,satışçının kıvrak zekasıyla yakaladığı müşteri zaafıdır.

   ''Satış işlemini gerçekleştiren arkadaşımın bayan olması da'',''bir kadına yapılan kötülüğün öcünü, yine bir kadının alması da'', güzel '' 1 NİSAN'' şakası sayılabilir.:)

Volkan Koşar


2 Nisan 2014




























Devamını okuyun...>>

7 Mart 2014 Cuma

Öğretmen Çocuğu Olmak



   Bir çoğumuzun ,bir çok açıdan' imrenilecek çocuk ' diye bakmasına sebeptir,öğretmen çocuğu olmak.16 yıllık eğitim hayatım boyunca bir fiil tecrübe ettiğim bir konu elbetteki.Üstelik bir taraftan değil,anne ve babamın öğretmen olduğu gerçeği ile iki taraftan da bunu yaşamış biri olarak başladım yazmaya.Elbetteki avantajlı tarafları olduğu kadar,dezavantajlarını da barındıran bir durum bu.Bakalım neler yaşamışım,ya da eğitimci aile çocuğu olan arkadaşlarımız neler yaşamış?Samimiyetle anlatalım.

  Öncelikle ,az önce de belirttiğim gibi ,anne baba öğretmense,daha ilkokula başlamadan,okulla alakalı çok şeyle haşır neşir olursunuz.Şöyle ki;anne sabahçıdır,baba öğlencidir.Bu,şu demektir.Yarı zamanlı olarak sabahları babaya,öğleden sonra anneye emanetsinizdir.Hele ki size evde bakacak kimse yoksa,evde yalnız başına duramayacağınız için ,ilkokula başlayana kadar da ,toplu taşıma araçlarında ,veliniz ile okula gider gelirsiniz.Mesela ben,anne ve babam o yıllarda aynı okulda görev yaptığı için ve biri sabahçı biri öğlenci olmak zorunda olduğu için,annem okula giderken onunla okula gider,okuldan babam çıktığı için ,babama teslim edilmiş şekilde babamla eve dönerdim:)

  Ve bu evre biter,sizin de okul hayatınız başlar.Daha okulun ilk senesinde sizin için yarış başlamış demektir.Üstelikte sadece sınıf arkadaşlarınızla değil,aynı okulda öğretmenlik yapan başka öğretmen çocuklarıyla,hatta başka okullarda öğretmenlik yapan anne ya da babanızın arkadaşlarının çocuklarıyla da.Niye mi?Bir kere 'Necla Teyzenin kızı okumayı öğrenmiş,bilmem hangi okula kazanmış' gizli yarışını hissetseniz anlardınız:)Ve bu, tüm öğrenim hayatınız boyunca meşhur bir durumdur.Sizi kamçılar,iyi gibi görünür bu durum.Ancak aynı zamanda,aileler bir araya gelince,alt sıralarda adınızın olması ,sizi daha başarısız biri gibi tanımalarına da sebeptir.Başarılı,akıllı ya da zeki çocuk damgası,iyi yetiştirildiğinize örnektir çünkü.Sonuçta başarısız görünmeyi kim ister ki?:)

    Tüm okul hayatınız boyunca,anne babanız ,okuduğunuz okulda görev yapmasa dahi,'Öğretmen çocuğu örnek olmalıdır' gerçeği ile karşı karşıyasınızdır.Aldığınız notlardan,giydiğiniz kıyafetin mevcut şartlara tam anlamıyla uymasından,arkadaşlarınızla olan diyaloğunuzdan,öğretmenlerle olan iletişiminizdeki tutumunuzdan vs.Mesela yaramazlık,kavga,kopya gibi her öğrencinin yaparken keyif aldığı bazı anlar,sizden hiç beklenmez.Siz yaparsanız extra ayıplanır,kınanır.Ve kınanırken,fırça yerken,ayıplanırken duyduğunuz cümle hep aynıdır.'Sen nasıl Öğretmen çocuğusun':)
  Şöyle bir ortaokul yıllarıma gidince,gözümde canlanıverdi.Ben 'Onur öğrencisiydim'.Onur öğrencisi olan kişi,kılık kıyafet olarak tüm öğrencilere örnek olmalıdır.Örneğin,gömlek hafif kirli,ne biliyim kravat sağa sola savrulmuş,saçlar nizami öngörülenden uzun falan olamazdı yani.Askere giden arkadaşlar iyi bilirler bunu.Tam tasviri 'Nizami Er' demektir işte:)

 İşin arkadaşlar kısmı da bir hayli ilginçtir.En samimi arkadaşın bile olsa,içinde bir 'Acaba '  vardır.Acaba babasına söyler mi diye?Ne biliyim, Yaramazlığı kim yaptı?,Kavgayı kim başlattı?,Kim kopya çekti?,Camı kim kırdı?,Kim sigara içti? gibi sırları ,o okulda görev yapan ya da idareci olan Babanıza ispiyon edeceğiniz hep düşünülür.Mesela benim okuduğum ortaokulda,ne zaman Wc'ye girsem,sigara içen öğrenciler sigaralarını atardı.Hep babasına söyler diye bir şey düşünülürdü.Sınıf arkadaşlarım ,babamın girdiği Fen bilgisi dersinin sınavında kopya çekerdi.Çekseler bile bana söylemek istemezlerdi.Sonradan beni çözdüklerinde ise,başka sınavlarda dahi kopya kağıtlarını benim cebime sokarlardı.İşin bu kısmında da arkadaşlarım;'Diğer öğretmenler,bu çocuk öğretmen çocuğu nasılsa kopya çekmez 'diye düşünür,bu çocuktan beklemezler zannederlerdi.Nitekim öyle de olurdu:)

  Yukarıda bahsettiğim gibi,orta son sınıfta babam Fen Bilgisi dersimize gelirdi.Bu, aynı zamanda benim açımdan bir handikaptı.Evde Baba dediğiniz adama,okulda öğretmenim demenin bir zorluğu vardı.Statüsü evde başka,okulda başka.Ve tabi ki dersinize öğretmen olarak giren bir babanız varsa,sınav sorularını kesinlikle bildiğiniz hep düşünülürdü.Şöyle bir düşününce 'İnsan evladına böyle bir güzellik yapmaz mı?' sorusu bu:) Vallahi yapmaz,yapmadı,yapamaz ki.Neden mi?Çünkü babanızın size sağladığı bu güzellik,öncelikle hoş durmaz.Öğretmen olan iyi bilir,öncelikli amaç not vermek değil öğretmek üzerine kuruludur.Sorular size verilir,önünüze konursa,siz sadece o sorular çalışırsınız ve sadece tembelliğe alışırsınız.Oysa unutmayın 'Öğretmen çocuğu hep örnek olmalıdır,kılığı,kıyafeti, aklı ,zekası ve notlarıyla':)
Ve kopya çeken arkadaşlarım olurdu,sağımda solumda yanımda oturan.Onlar kopya çekerdi ve taşıyıcı olarak beni alet ederlerdi.'Nasılsa babası onu kontrol etmez,ondan beklemez,onu küçük düşürmek istemez' diye düşünürlerdi.Ve tabiki TEŞEKKÜR BELGESİ almak asla kesmezdi bizi.Bizden hep TAKDİR BELGESİ beklenirdi.Çok şükür 3 yıllık öğrenim hayatım boyunca her yıl,iki dönem üzerinden 5 Takdir,1 Teşekkür belgesi ile mezun oldum. Haaa hemen söyleyeyim.Kaçırdığım o  takdir belgesini 1 puanla kaçırdım.O yıl Fen bilgisi dersim 9 geldi.Eğer babam 9 değilde, 10 verseydi,o yılda Takdir belgesi geleneğimi sürdürecektim.Ancak, bunu belki o zaman düşünmemiştir çok arkadaşım ama,Öğretmen çocuğu olmak 'Torpil geçirdi dedirtmemek' diye bir şeye eşdeğerdir.Yani babası ona torpil yaptı dedirtmemek için herkese 10 verirdi sevgili babam,bana 9 :)

  İşin keyifli kısımları yok muydu?Vardı tabi ki.Mesela öğretmenler gününde,evde hem anneme, hem babama gelen hediyeler bolca olurdu.Sanırsınız ki ,Noel baba gelmiş,yılbaşında ağacın altına bütün hediyeleri bırakmış.:)
Tabii özellikle öğrenim hayatınız bitince anlıyorsunuz ki,o yıllarda gelen ve sevindiğiniz hediyeler,sonra 24 Kasım tarihlerinde sizden beklenen,giden  hediyeler kervanı demek,üstelikte 2 adet:)
Öğrenim hayatınız bitse bile,o yıllara ait öğretmenlerin ad-soyadlarını,ailevi,yaşamsal ya da sağlık durumlarını,hatta çocuklarının bile medeni halini,çoluğunu çocuğunu bilirsiniz,asla unutmazsınız.Çünkü ,anne ya da babanız emekli bile olsa,mutlaka 'meşhur kadın günleri,altın günleri' gibi günlerde arkadaşları ile bir araya gelip ,hayat seyirlerini konuşurlar,evinize misafir olarak mutlaka gelirler.

    Sınava hazırlanırsınız.Sınavla alakalı kitaplar,yardımcı kitaplar,örnekli kitaplar,hemen hemen bir çok dershaneden hediye olarak gelir.Tabi ders çalışmaya eğiliminiz varsa güzel,yoksa epey sıkıcı bir durum halini alabiliyor.Genelde dershanelere kontenjandan ücretsiz gidersiniz ve eksik olduğunuz konularla ilgili, ücretsiz özel ders alırsınız,babanızın arkadaş kontenjanından:)Haa, bir de sunulmuş güzel tarafı,cebinizde her daim bir öğretmen evi kartı bulunmasıdır.Mevcut öğretmen evlerinde, indirimli konaklama ve yemek gibi imkana sahipsinizdir.Pek havalı demi:)

  İşin komik,gülünç tarafı,şakası bir yana;

'Sizin,şartlar dahilinde, iyi eğitilmiş bir birey olma konusunda özenle yetiştirildiğiniz gerçeği' işin en güzel tarafı aslında.Bunu hayata dair,nasıl ,ne şekilde,ne kadar olumlu kullandığınız ise tamamen tercih meselesidir.


07/03/2014
Volkan Koşar







































Devamını okuyun...>>

25 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Zamanlar Varmış,Bu Zamanlar Yokmuş!

    Bir zamanlar varmış,bu zamanlar yokmuş diyeceğimiz ne çok şey varmış,gerek küçük yaşlarımızdan hatırladığımız,gerekse büyüklerimizden duyduğumuz.Üzülmeli mi ,sevinmeli mi bilemedim,bulamadıkça cevabı,yazayım da bir bilen çıkar elbet dedim.

  Bugünlerde çok sohbete şahit olup,çok sohbette ,aynı şeylere yakın örneklerin paylaşımı biriktiğinden olsa gerek,hikayeler ayağıma kadar gelir oldu.Kalem küsmesin diye aramı da iyi tutuyorum,gönlü kalmasın,boynu bükülmesin.

  Esnaf sohbetlerini severim.Fırsat buldukça da ziyarete gider,işten ,güçten ,spordan ,siyasetten ,hayattan bir çok konuyu gündem yaparız,iki dakikalığına uğrasam bile.Geçenlerde sohbete uğradığım bir elektronik dükkanında,1970 lerin başında İstanbul'a yerleşmiş,'Baba' diye hitap ettiğim,yaşı 60 lara yakın bir ağabeyimin söyledikleri,kafamda ampuller yaktı birden.Elektronik mağazası diye yanmadı sanırım bu ampul,belli ki bulunmam gereken yerde,evrenin yolladığı bir mesajın içindeydim:)
Sohbet yasaklardan,kıyafetlerden,teşhirden falan açılınca,'İstanbul'a ilk geldiğim yıllar,vapurla bir yakadan bir yakaya geçerken,vapurda güzel kıyafetli,kafalarında fötr şapkalı,bir ellerinde özenle seçilmiş bastonu,bir ellerinde gazetesi olan amcalara denk gelir,güler yüzlerinin verdiği samimiyetle hiç tanımadan ne güzel sohbetler yapardık' dedi sevgili ağabeyim Sonra devam etti,'Kadınlar görürdük özenle seçilmiş kıyafetlerle gezen ve kimseler kötü gözle hatta yan gözle bakmazdı' diye...
Bir çoğumuz şahit olmuşuzdur eski fotoğraflardan,annelerimizin gençlik yıllarında giydiği,gayet modern,günümüz modası diyebileceğimiz kıyafetlerine.Ve aklıma hemen şu soru geldi.Ya o zaman teşhir diye bir şey yok muydu.Yani o zamanın kadınları bu kıyafetlerle ,erkekleri teşhir etmiyor muydu diye.Yoksa buradaki altı çizilmesi gereken husu,erkek faktörü müydü. Yani kadınlara ne oldu da birden,hatta 40 yıl sonra TEŞHİR tehdidi oluşturan cinsiyet olarak gösterilmeye başladı.Yani 30-40 yıl öncesinin teknolojisinin çok önüne geçmişken,yıllara paralel doğru orantıda ilerlerken,Kadın-erkek mevzusu daha da geri gitmeye başladı.Yoksa tüm dünyada olduğu gibi,siyasetçilerin halkı Din-dil-ırk konusu üzerinden sömürdüğü,kandırdığı gerçeğinin unutulmasından kaynaklı bir baş gösterme miydi?Çok basit bir matematik gibi duruyor değil mi? 90 lı yıllarda pazar günleri Trt 3 te buz pateni gösterileri olurdu.Hayal gücümüz, bunun ne kadar estetik ve eğlenceli olduğunu düşünürdü.Ya da tv de voleybol,tenis maçları olurdu,çok keyifle izlerdik.Şimdi ne oldu da birden spor kıyafetlerinin teşhir unsuru taşıdığı gerekçesiyle yasaklanması gündeme gelebildi.Zaten bu tarz şeyleri ,yasaklayarak  çözmeye kalkarsak,kadınların el attığı bir çok sektöre,rahat kullanım için şalvar giydirmek gerekir:)Ne garip demi gelinen noktaya ağlamak lazımken,gülüyoruz.Mevzu eğitimden geçiyorsa,halkı böyle eğitmek,yetiştirmek yönlendirmek gerekirken,yasak diyerek 'Yasak olanın cezbediciliğine ve gizli saklıya' itiyor olabilir miyiz?Yoksa bunu çıkaralım,bunu yasaklayalım 'diyen zihniyetlerin 'nasıl bir sorunlu çocukluk,gençlik dönemi yaşadıklarını mı irdeleyip,mantığa dayandıralım.

    Başka bir sohbette,masadaki ağabey,karşısındaki adama,ticari ilişkide samimi,sıcak temas kurmak amaçlı 'Hangi takımlısınız?'diye sordu.Karşıdaki adam 'Bir takım tutuyorum,doğma büyüme Kadıköylü olduğum Fenerbahçeliyim ,ama pek ilgilenmiyorum,şu gelinen hallerden sonra 'dedi'.Eskiden biz Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi izlerdik statta,üstelikte yan yana' dedi.Sahi ya,ne oldu,nasıl oldu da ,bu bizden ,bu sizden ayrımı oldu.Şimdi bırakın yan yana izlemeyi,aynı statta iki takım taraftarları maç izleyemiyor.Bu durup dururken olmadı belli ki.Acaba yine mantık,birinin kendini diğerlerinden farklı bir dünyada gösterme çabasıyla mı ortaya çıktı.Bu durum rekabeti,rekabet ezeli rekabeti,ezeli rekabet deyince,biri diğerine yenilince hazmedilemez bir durum gibi kabul edildi ve renk kavgaları başladı.Yahu işin içine Haçlı seferleri gibi bir durum mu giriyor ki,farklı renkte olsalar da hepsinin formasında Türk bayrağı olması,"Ortak bir çatı"fikrini unutturuyor.


Hani spor kardeşlikti?farklı renklere gönül versekte. Biri olmasa,diğerinin varoluşunun anlamı olmazdı diyemez miymişiz?Belli ki zamanında deniyormuş.Ama bizi, tıpkı politikacı oyunlarında olduğu gibi,bir guruba ait olma dürtüsü bilinciyle ayırmışlar.Spora siyaset karıştırmakta.bu durumun bir sebebi olabilir.Olamaz mı?Sırf tuttuğumuz takımın başkanı,futbolcusu diye,ayıbını,suçunu ,günahını,omuzlarda taşıyarak mı göstereceğiz?Bu takımların hiç birinin sahibi,seçimle gelen insanlar değil ki.Yoksa düzeni hep "çalsa da,çırpsa da,benim takımımdan,benim tarafımdan,benim yandaşım,benim kanımdan"diye kabul edip,Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın şeklinde mi kabul edeceğiz?Şayet böyleyse,yapılan hiç bir haksızlığa ses çıkarmayacağız,"nasılsa o da birinin tarafındandır" diye.

   Dedim ya eski zamanlarda teknoloji şimdiki gibi değildi.Yaşım yettiği kadarıyla hatırladığım 'Commader 64 'vardı hayallerimizi süsleyen atari.Şimdi üç boyutlu Hd blueray oynatıcılı playstation 4.
Gelişime,ilerlemeye bak,o zaman aklımızın alamadığı şeyleri görüyoruz,yaşıyoruz.Ama tabi iş bilgisayara kalınca,e malum onu da bir insan kullanınca,hilesi düzenbazlığı, usulüne uygun olabiliyor.Daha önce 5 kez oy kullanmış bir vatandaş olarak,seçmen listesinde adıma baktım geçenlerde.Listede adım yok.Muhtarın yönlendirmesiyle,elimde son aya ait faturalar ve kimliğimle Nüfus Müdürlüğünün yolunu tuttum.İçeri girip,teknolojinin son nimetlerinden olan numaratörden bir numara aldım.Aldığım numara kağıdının üzerinde yazana göre,sırada bekleyen 295 kişi var:)Eee Volkan seçmen olarak oy kullanmak istiyorsan bekleyeceksin:)2 saat 35 dakika sonra,bedava ekmek kuyruğundan ,pardon nüfus müdürlüğündeki maceramdan kurtulmak için memurun yanına gittim ve seçmen listesinde adım olmadığını söyledim.Su,Elektrik ve doğal gaz faturalarını ve kimliğimi uzatıp beklemeye başladım.Çıkan manzaraya ağlamalı mı,gülmeli mi bilemedim gerçekten.Evimde Marina Ö. diye  biri yaşıyor görünüyordu:)Ama ben o hanede yaşıyor görünmüyordum.'2013 yılında taşınmış' dedi memur bey.'Vay arkadaş' dedim kendi kendime.5 yıldır yaşadığım evde ,ben yaşıyor görünmüyorum ama yabancı uyruklu bir vatandaş,1 yıl bile olmamasına rağmen yaşıyor görünüyor.Ve evin sahibi olarak benim haberim bile yok.      

    Aslında detaya bile gerek yok,memleketimin düzeni ya da içinde dönen düzenbazlığı anlatmak için.Artık seçimler geliyor diye mi yormalı,bir karışıklık olmuş diye iyi niyet mi göstermeli,yoksa evimde yaşıyor görünen bu isim bir olaya karışsa kapıda polisleri mi göreceğim diye Paranoyak mı olmalı bilemedim.Ama şu bir gerçek ki,Teknoloji hayatımıza girdi gireli,düzende sapmaların çok daha kolay olduğu aşikar!Eskiden sonuçları hemen açıklanmadı belki seçimlerin ama en azından bu kadar şüpheye düşmezdik.

 Malum 'BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ'diye başlayan masallar gerçek oldu,biraz değişime uğrayarak.

'BİR ZAMANLAR VARMIŞ,BU ZAMANLAR YOKMUŞ'...























Devamını okuyun...>>

23 Ocak 2014 Perşembe

Özlemlerimiz

  Özlemek...Özlediğini  yada özlendiğini bilmek,hissetmek ,dile getirmek ve duymak.Ne kadar özel bir duygu ve ne kadar uçsuz bucaksız bir deniz ,özlem duygusu.İçinde bin bir rengi barındıran,düşündükçe mutluluk hissiyatı beliren,yüz güldüren,kavuşunca daha da mutlu eden bir olgu.Kavuşma duygusunun cevabı...hasretin sevgilisi,gözlerin aradığı,burnumuzda tüten,yalnızlığımızı çekilir kılan,bizi bir çok şeye güdümleyen,belki de ayakta tutan...Çoğaldıkça ,bir VOLKAN misali alevlendiren,gözlerimizin ufuklara derince daldığında ,gördüğü ve görünene olan düşünsel yolculuk...

-Kış çok uzun sürdü diye yaz mevsimini özlemek
-Sıcak,bedenimizi yakınca,Sonbaharın hüznünü özlemek ve o hüzne fazla boğulunca kıpır kıpır hissettiren yaz mevsimini özlemek
-Eski sevgiliyi özlemek
-Çocukluğumuzu,yaramazlıklarımızı özlemek
-Okul yıllarımızı özlemek(hatırda kalan anılarla,üniversite yada lise yıllarını özlemek)

Devamını okuyun...>>